Şimdiden

İnsanın en bütün olduğunu hissettiğinden kendini uzak hissetmesi korkunç bir duygu. Yani su içsen bile ufak bir memnuniyetsizlik oluşuyor sanki. Sadece hissedenin anlayabileceği garip duygu.

Ben sadece uyanalım ve yapmaya heveslendiğimiz ilk şey için zaman sayalım istiyorum. Hiçbir uzaklık tek noktanın ayrılmasıyla olmaz, onu da biliyoruz. Çalışmak insanları erteleyen ve her şeyi öldüren bir illet bunu da öğrendik. Biz ne zaman yaşayacağız? Akşam yemeğinden sonra. İşte tam da bu yüzden, karanlıkta bir gül açarken, şarkı çalarken dört nala sarılmak lazım. Aynı şairlere tutunmak, aklın zorladığı kötü olasılıklara inanmamak, en yakın konseri düşünmek, en lezzetli keki hayal etmek ve hediyelerini merak etmek lazım.

Ben seninle her konuştuğumda yeni bir iş buluyorum. Bazen gözlerim doluyor. Sana beklediğinden daha fazla yazıyorum ama sadece ben biliyorum. Her şeyi halledebiliyorum ama. Önemli olan da bu.

Bazen kendimi sana bile anlatamıyorum. İşte asıl eziyet o zaman başlıyor. Ben utanmayıp çarşambaya gün sayıyorum.

Ne güzel demiş şair;

"Çarpıştık bir kere. Olabilecek tüm planlarımsın."

Simdiden



Mektup

Canımın içi iki gözüm, 

ne zaman insanın hamurunun kötü olduğuna dair umutsuzluğa kapılsam, seni anımsıyorum. Bu, bana iyi geliyor. İnsan algısı neden hep kötüye yönelik? Ya da bunu bir tek ben mi yapıyorum? 

Dün biri fena halde kalbimi kırdı. Kırmakla da kalmadı bastırmaya çalıştığım öfkemi mayalanmış bir hamur gibi kabarttı da kabarttı. Hep yaptığım gibi kafamın içinde gün boyu hatta gece boyu kavga ettim onunla. Bundan kurtulmak istediğimi düşündüm. Kötü olana değil de iyi olana yönelmiş olan bir zihne, bir kalbe ve gözlere ihtiyacım olduğunu anladım. 

İnsan değişir elbet. Değişir değişmesine de pek sabırlı ve pek akıllı olmalı bunun için. İkisini de koyduğum yerde bulamadığım düşünüldüğünde bunca zamandır bunun neden üstesinden gelemediğim pek tabi anlaşılabilir. Belki bana başka bir şey lazımdır. Huzur, umursamamazlık ya da buna benzer bir şey. 

Seni özledim. Seni gerçekten özledim. Çünkü birinin gözlerinin içine bakıp o gözlerin içinde temiz şeyler görmeye ihtiyacım var. Ya bu bir tek sende var ya da ben sadece senin gözlerinin içine bunca dikkatli bakıyorum. Bazen nasıl da kör olduğumu iyi bilirsin. Dikkatimin bir kibrit alevinden hallice olduğunu, bir dakika önce konuşulanı unutuverdiğimi de öyle. Şaşırmıyorsun da artık. Şaşırmadığın gibi nedense o zehir hafızan da bana benzemeye başladı. Evet birbirimize dönüşüyoruz farkındayım. 

Ya da belki en baştan beri birbirimizin aynısıydık ki bu daha muhtemel. Ama sevgili şampiyon hafızasızlık özelliğimi alma istersen. İnan bana çok daha iyi taraflarım var. Söylemeyeceğim ki kibirli olduğum sanılmasın. Sabırlı ve meraklı olmanı diliyorum şu aşamada ki arayıp bulasın. 

Seni özlediğimi söylemiş miydim? Evet seni gerçekten özledim.



94'lü Havlu

Biraz önce eski fotoğraflara baktım da 1994'te kullandığımız plaj havlusu hala bizde, o fotoğraf hala sapasağlam duruyor, arkasına lacivert tükenmez kalemle yazılmış not hala çok net okunabiliyor ama sahibi yaşamıyor. Bence insanlığın en büyük dramı şu ki; yaşayan şeyler asla sizinle kalamıyor, bir fotoğraf, fotoğrafın arkasına düşülen not, kullanılmaktan mahvolmuş dandik bir havlu bile bizim ömür dediğimiz şeyden çok daha fazlasını görebiliyor.
Üstelik tek başlarına hiçbir anlam ifade etmeyen eşyalar, tek başlarına çok fazla anlamı taşıyan insanlardan daha uzun süre varolmaya devam edebiliyorlar. Sonra biz bazı eşyalar olmadan yaşayamayacağımızı düşünüyoruz halbuki eşyalar biz öldükten çok sonra da hiçbir şeyi umursamadan yaşayıp gidiyorlar.
Bir insan öldüğünde ona ait eşyaları kişiyle birlikte gömen kültürleri şimdi çok daha iyi anlıyorum. O insan yaşamıyorsa onun havlusu neden varolsun diye düşünüyorlardı herhalde. Ben de öyle düşünüyorum artık. 
Tek başına ne anlamı var ki o havlunun, herhangi bir eşyanın ne anlamı var ki ?
Biz kendimiz toprakta çürürken, birilerinin silinen anılarında zar zor varolabilirken bir fotoğrafın hatırlanması da nedir?
Eski fotoğraflara bakma konusunda kendime sınır koymalıyım, bir saat içinde tüm hayatımı alt üst ediyorlar çünkü. Fotoğraflar ne kadar mutlu olursa olsun bana sadece kaybettiğim mutluluğu, kaybettiğim çocukluğumu ve kaybettiğim zamanı hatırlatıyor. 
Mesela dün albümler arasında dolanırken şunu fark ettim ki ben çocukken çok daha mutlu daha muzur, eğlenceli bir insanmışım, nolmuş bana, nereye gitmiş o tarafım? 
Yeni fotoğraflarda çekin de bitsin hadi memnuniyetsizliği var yüzümde. Gözlerim boş boş bakıyor.
Bir nevi yas tutuyorum eski fotoğrafların her birine baktığım sürede, kaybettiğim her şey için, masumiyet mi dersiniz, bir dağ yalan mı dersiniz veya dertsiz, tasasız günler mi dersiniz, hepsi için işte ve canım çok sıkılıyor çünkü elimden hiçbir şey gelmiyor. İnsanın elinden hiçbir şey gelmemesi ne kötü şeydir. Olanla ölenin çaresi yok sözü de o yüzden o kadar üzer ki beni, çünkü yüzleşmek zorunda olduğumuz en sert gerçek bu. Kendimi kandıramıyorum zaten artık hiçbir konuda, geçer diye teselli de edemiyorum biliyorum ki olanla ölenin çaresi yok.
Elim kolum bağlı bakıyorum fotoğraflara.

                                                                     94 Shade


Vebal

Yaşamaya devam etmek zorunda olmanın en ağır tarafı size birisinden kalan şarkılardır. Dinlemeye mecali kaldıysa kalbinizin, insanın susup dinleyerek de intihar edebildiğini farkedersiniz. Her gün defalarca intihar edip ölemeyen birisinin başarısızlık hikayesi dinlemeye değer olmayabilir ama o hikayenin başrolü için, başarı ile sonuçlanma ihtimalini gözardı edemezsiniz.

Kader, yolunuzu hüzne bükecek birinin ağzından beş dakikalık bir kahve falı, farklı hikayelerin sizi beklediğini ve başka bir yola gireceğinizi öğrendiğiniz.

Hüzün, tesadüfen falcıyla gidilen bi konserde ilk defa duyulan bi şarkıyı seneler sonra onun için dinlemek.

Yazmak, bir şarkı duyup ağlayacak kadar aciz durumda olmanın anlatılamaz ama okunabilir şekli.

Hayat, birisinin neden gittiğini anlamaya çalışırken bi damla gözyaşı dökmemesine duyulan nefret, yerine kimsenin niye gelmeye tenezzül etmediğine dair bir merak, yerine birinin gelmesini kabullenme ihtimalinin son sahne olduğu bir film.

Çaresizlik, seneler önce yetmiş metrekare bir evde ilk defa o denli yoğun duyulan bir parfüm kokusu. Giderek daha uzaklaşmasına dayanamayarak alıp bileklerinize sıktığınız; jilet desen kesmez, kurşun desen delmez. Bir astım hastası bile nefes almak için bu denli bir bağımlılığı kabullenmez.

Elimdeki votka şişesine aldırmadan daha önce kimsenin bu kadar umutsuzca kaldırmadığı şekilde kaldırıyorum ellerimi havaya. Eğer bu dünyada benden daha fazla kaybeden varsa, bundan sonra herhangi bir yenilgi görmesin kimse, tutulmayan tüm sözlerin vebali bende biriksin.




Siyah Köpek

Kokumu bilmiyorsun.
O çok sevdiğim sokakta bir sabah yürürken yanımdan siyah bir köpek geçmişti.
Ve dalmayı bırakmıştım.
O gün bugündür siyah köpeklerin uğurlu olduğuna inanırım.
Martılara anlam vermeye çalışıyorum, sana bundan bahsetmek isterim ve çay bahçelerinde sandalyeye bağdaş kurup oturmamdan.
Fırında patatesi neden sevdiğimi bilmiyorsun. Anlatayım. Bir kere kokusu çok güzel. Heyecanlandırıyor. İçi yumuşacık. Ağzımda eriyor.
Mercimek çorbası mesela. Acı oluşu. Anneyi hatırlatışı. Baharatların kokusu.
Boğazımdan sıcacık akışı.
Tüm bunları bir yerde sana bağlayabilecek kadar yollarım sana dönük. Yüzüm sana dönük.
Yüzüme bakmıyorsun.
Ama şimdi kavun mu karpuz mu dersen kavun derim. Sen ne dersin?

Sadece


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...